İbn Rüşd’ün İbn Sînâ’yı eleştirisi: el-Fark beyne re’yeyi’l-hakîmeyn
İbn Rüşd’ün
İbn Sînâ’yı eleştirisi:
el-Fark beyne
re’yeyi’l-hakîmeyn
Ömer M. ALPER
İ
slâm felsefe geleneği içerisinde
İbn Rüşd (ö.
*
595/1198) hem
yöneliş ve gâye
hem de felsefesinin temel özellikleri bakımından husûsî ve mümtâz
bir mevkiye sahiptir. Gerek “Şârih” olarak gerekse felsefenin bir kısım temel ve merkezî sorunlarına getirdiği çözüm önerileri bakımından o, İbn
Bâcce (ö. 533/1138) ile başlayan Batı İslâm felsefe tarihinde kemâl noktasını ifade etmektedir. Ayrıca bütün husûsiyetleriyle birlikte o, Doğu İslâm felsefe geleneğinden açık bir farklılaşmayı ortaya koymaktadır.1
Kuşkusuz İbn Rüşd’ün içerisinde bulunduğu kültürel, sosyal ve siyasal
ortam, onun Fârâbî (ö. 339/950) ve İbn Sînâ (ö. 429/1037) ile temsil
edilen Doğu İslâm felsefe geleneğinden belli noktalarda ayrılmasına sebebiyet vermiş, farklı bir istikamet belirlemesinde etkili olmuştur. Bununla
birlikte İbn Rüşd’ün gerek Aristoteles’e yaptığı şerhleri, gerekse felsefî ve
kelâmî görüşlerinin anlaşılması için en önemli kaynak olan Tehâfütü’t-Tehâfüt gibi bazı eserleri incelendiğinde sadece felsefesinin diğerlerinden
farklı olduğu değil, aynı zamanda onun muayyen meselelerde Fârâbî ve
İbn Sînâ gibi Doğu İslâm dünyasına mensup bazı filozof ve düşünürleri
eleştirdiği de açıkça görülecektir.
* Bu makalenin özeti, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, TDV. İslâm Araştırmaları Merkezi, Alman Goethe Enstitüsü, İstanbul Orient Enstitüsü ve Fransız Enstitüsü’nün organizasyonu ile 11-13 Aralık 1998’de İstanbul’da gerçekleştirilen “Ölümünün 800. Yılında İbn Rüşd” konulu uluslararası sempozyumda tebliğ olarak sunulmuştur.
1 Muhammed Âbid el-Câbirî, İbn Rüşd’ün genel olarak İslâm felsefesi ve özel olarak da Batı İslâm felsefe geleneği içerisindeki bu ve benzeri konumunu esas almak sûretiyle ve diğer Batılı İslâm düşünürlerinin de bir kısım görüşlerini hesaba katarak tartışılabilir bir bakış açısı ortaya koymaktadır. O, Batı-Doğu (Mağrib-Maşrik) kutuplaşmasına dayalı bir “mega teori” kurmaya çalışmakta ve sonuç olarak İbn Rüşd ile temsil edilen Batı İslâm felsefe geleneğinin Doğu İslâm
felsefe geleneği karşısında rasyonel, felsefî ve bilimsel düşünme noktasından bariz bir üstünlük taşıdığını iddia etmektedir. İslâm felsefe geleneğinin böyle bir
çerçevede yapılan yorumu ve bunun üzerine kurulan teorinin ayrıntılı bir açıklaması için bk. Muhammed Âbid el-Câbirî, Nahnü ve’t-Türâs: Kırâât Muâsıra
fî Türâsina’l-Felsefî (Beyrut 1993), s. 211 vd.
145
DÎVÂN
2001/1
Ömer M. ALPER
İbn Rüşd’ün söz konusu edilen eleştirisinin belli bir hedef ve program
dâhilinde gerçekleştirildiği âşikârdır. Bu hedef ve program, öyle anlaşılmaktadır ki, bir yandan Fârâbî ve İbn Sînâ tarafından asıllarından koparıldığı
düşünülen “burhânî felsefenin”2 yeniden gerçek temellerine oturtulmasını, öte yandan Gazâlî’nin (ö. 505/1111) Fârâbî ve İbn Sînâ’yı ciddi bir biçimde eleştirmesi sûretiyle itibarını kaybetme aşamasına gelen felsefeye
(din nazarındaki) üstün mevkiinin yeniden kazandırılmasını kapsamaktadır.
İbn Rüşd’ün eserlerinin en mühim yanlarından birini oluşturan İbn Sînâ eleştirisinin3 hangi düzeyde olduğu ve ne tür alanları kapsadığının tespiti ve tahlili onun, kendinden önceki İslâm filozoflarından ayrıldığı bazı
temel yönlerinin vuzûha kavuşması, bir ideal ve hedef olarak gerçekleştirmeye çalıştığı felsefî projesinin daha doğru bir biçimde kavranması ve belki de İslâm dünyasından ziyade Ortaçağ Avrupa’sında etkili olmasının nedenlerinin anlaşılmasında önem arzetmektedir.
İbn Rüşd’ün eserleri incelendiğinde onun İbn Sînâ’yı eleştirisinin (1)
anlama ve yorumlama sorunu, (2) yöntem sorunu ve (3) îlâhiyyât ve tabîiyyât ile ilgili bir kısım sorunlar olmak üzere üç ana noktada toplandığı görülmektedir.
Şimdi İbn Rüşd’ün İbn Sînâ eleştirisinin dayandığı bu üç temel noktayı
ele alıp incelemeye çalışalım.
I. Anlama ve Yorumlama Sorunu
Meşşâî filozoflar açısından Aristoteles’in felsefesi büyük önem arzetmektedir. Çünkü tarihî süreç içerisinde saf hakikati ortaya koyan “burhânî felsefe”, en mükemmel halini Aristoteles’te (Muallim-i Evvel) almıştır.
O halde onun doğru bir biçimde anlaşılıp yorumlanması ve kapalı noktalarının açıklığa kavuşturulması önemli bir görev olmaktadır.4 İşte böyle
146
DºV N
2001/1
2 “Burhânî felsefe” terimi burada ve ileriki sayfalarda, muhtelif kıyas türleri arasından “kesin bilgiye götüren” burhânî kıyas yöntemine dayalı felsefe anlamında
kullanılmaktadır. “Zannî felsefe” ve “yanıltıcı felsefe”nin karşıtı olarak ortaya
konulan “burhânî felsefe” ya da aynı manaya gelen “yakinî felsefe” teriminin Fârâbî tarafından kullanımına örnek olarak bk. Fârâbî, Kitâbu’l-Hurûf (Beyrut
1990), th. Muhsin Mehdi, s. 153, 154, 155. Ayrıca burhânî kıyas yöntemiyle ilgili geniş bilgi için bu makalenin “Yöntem Sorunu” bölümüne bak.
3 Mâcit Fahrî haklı bir tespitle İbn Rüşd’ün eserlerinin üç önemli yanı olduğunu
belirtmektedir: (1) Aristoteles üzerine şerh yahut yorumlarda bulunması, (2) saf
Aristoculuk adına Fârâbî ve İbn Sînâ’yı tenkit etmesi (ki İbn Rüşd’e göre onlar
onu ya tahrif etmişler ya da çarpıtmışlardır), (3) doğru anlaşlılan felsefe ile doğru yorumlanan din arasındaki aslî uyumu göstermesi. Bk. Mâcit Fahrî, İslâm Felsefesi Tarihi (İstanbul 1987), çev. Kasım Turhan, s. 216.
4 Bu konuyla ilgili olarak bazı örnekler verilebilir. Mesela Kindî İlk Felsefe Üzerine
adlı risâlesinde (s. 3) Aristoteles’i “Yunanlıların seçkin kişisi” olarak anmakta ve
Aristoteles’in Kitaplarının Sayısı Üzerine’de (s. 154, 157) “öğrencinin filozof
olabilmesi için matematik ilminden sonra Aristoteles’in sıra düzenine konulmuş
olan kitaplarını art arda okuması gerekmektedir” demektedir. Aristoteles’in ✒
‹bn Rüfld’ün ‹bn Sînâ’y› Elefltirisi: el-Fark Beyne Re’yeyi’l Hakîmeyn
bir gâye ile ilk İslâm filozofu olarak kabul edilen Kindî’den (ö.
260/873) başlamak üzere Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Bâcce gibi pekçok filozof düzey, kapsam ve konuları birbirinden farklı olabilmekle birlikte
Aristoteles’in eserlerini şerh etmiş ve yorumlamışlardır. Yine bu öneminden dolayıdır ki, bilimsel ve felsefî konulara ilgi duyan ve bu alanlarda çeşitli atılımlarda bulunan Muvahhidler Devleti’nin emîri Ebû Ya’kûb Yûsuf (ö. 580/1184) “iyice kavranıp asıl söylenenin ortaya konulması ve
böylece kolay bir biçimde anlaşılmasının sağlanması” gâyesiyle Aristoteles’in eserlerinin şerh edilmesini istediğinde İbn Rüşd, böyle büyük ve
zor bir işe girmekten kaçınmamıştır.5
Aristoteles şârihi olmak ve yorumculuğu aşarak önemli felsefî ve kelâmî
meseleleri ele alıp çözüm üretmeye çalışmak gibi iki temel yönü olan İbn
Rüşd’ün yorumculuk yönü açısından bakıldığında sadece öz olarak değil,
şekil olarak da İslâm dünyasındaki Aristoteles şârihlerinden farklı bir çizgiyi oluşturduğu görülmektedir. Nitekim Fârâbî ve İbn Sînâ başta olmak
üzere bu şârihlerin yapmış oldukları Aristoteles şerhlerinde, İskender
Aphrodisias (ms. ö. 200 [?]), Themistius (ms. ö. 360 [?]) ve Simplicius
(ms. ö. 533) gibi kendilerinden önceki Aristoteles yorumcularının yolueserlerini yöntem ve muhtevâ açısından belli noktalarda (...truncated)