KİNDÎ’NİN TANRI TASAVVURU ÜZERİNE
YAȘAR AYDINLI
PROF. DR.
ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAK.
2018· SAYI:2 · SAYFA 33-52
KİNDÎ’NİN TANRI TASAVVURU
ÜZERİNE
ON KINDI’S CONCEPT OF GOD
ABSTRACT
ÖZ
Kindî dini düşüncenin yoktan yaratma anlayışını esas
alır ve bu anlayışı Aristocu ve Yeniplatoncu ilkeler
doğrultusunda sağlam bir felsefi zemine oturtmaya
çalışır. Kindî, Tanrı’nın âlemi, öncesinde yokluğun
bulunduğu bir zamanda yaratmış olmasını sadece bir
iman nesnesi olarak değil, aynı zamanda tanrı-evren
ilişkisinin en makul açıklaması olarak görmektedir.
Kindî bu görüşü felsefi olarak temellendirmek
için birbirini intaç eden iki tür argüman geliştirir.
Bunlardan ilki, cisim olması bakımından âlemin
sonlu bir şey olduğunu ve bu nedenle zamanda bir
başlama noktasının bulunmasının zorunluluğunu
ispatlamasıdır. Ezelî kavramının tahlilinden hareket
eden ve bu makaleye de konu olan ikincisi ise, Gerçek
Bir ve Gerçek Fail olarak tek bir ezelînin bulunmasının
zorunluluğunu ispatıdır.
Anahtar Kelimeler: Yoktan yaratma, ezelî, birlik-varlık,
gerçek fail-mecazî fail.
Kindi essentially adopts
the understanding of
creation out of nothing
(e nihilo) and struggles
to construct a philosophical basis for this understanding in accordance
with Aristotelian and
Neo-Platonic principles.
Kindi regards God’s creation of the universe in
the beginning of the time,
before which there was
nothing as the most plausible e planation of the
relationship between God
and universe, as well as
an object of creed. Kindi
develops two interdependent arguments to ground
this view philosophically.
Firstly, he proves that the
universe is finite, considering that it is substance;
and so, it has necessarily
a starting point within
time. The second one that
is based on the concept
of eternal and the subject
of this article proves that
there is no eternal being
but the True One and True
Agent.
Key words: Creation out
of nothing (e nihilo),
eternal, oneness-e istence, true agent-metaphorical agent.
34
DİYANET İLMÎ DERGİ
· CİLT: 54 · SAYI: 2 · NİSAN-MAYIS-HAZİRAN 2018
Giriș
Kavramsal Zemin
slâm dünyasında sekizinci yüzyılda başlayıp dokuzuncu yüzyılda güçlü bir ivme
kazanan din dışı ilimlere yönelik ilginin
kayda değer ilk sonuçları, ilk Müslüman filozof
olarak kabul edilen Ebu Yusuf Yakub b. İshak
el-Kindî’nin oldukça geniş bir yelpazeye yerleşen
çalışmalarında ortaya çıkmaktadır. Kitaplarını Yunan-Roma kültürünün pagan yazarlarına öykünerek yazan, onların dilini ve yöntemlerini kullanan,
onlardan aldığı kavram ve fikirleri kendi sistemine uyarlayan bir düşünür olarak Kindî, yeni bir
entelektüelin tipolojisini bize sunar. Onu dokuzuncu yüzyılın teologlarından ayıran en temel
özellik, çalışmalarını teksif etmiş olduğu konuların genellikle din dışı alanlarla, yani kaynağını
insanın kendisinde bulan bilgi dallarıyla ilgili olmasıdır. Bu ise, doğal olarak, onun referans çevresini, yani düşüncelerini temellendirirken atıfta
bulunduğu kişi ve yazılı kaynakları da farklılaştırmaktadır. Bir düşünürün entelektüel mensubiyetini belirlerken nazarı dikkate almak durumunda
olduğumuz hususlardan birisi referans çevresidir.
Filozof ve bilim adamı olarak Kindî’nin alışverişte bulunduğu düşünceler dünyası büyük ölçüde
antik dünyadan aktarılan fikri gelenekler ve Pythagoras, Sokrates, Platon, Aristoteles, Plotinos ve
Proclos gibi filozofların sistemleriyle bağlantılıdır.1 İslâm öncesi kaynaklara pozitif referanslarda
bulunmak, her şeyden önce hakikati evrensel insani katkıya açık bir tasavvur olarak görmeyi gerektir ki, bu yaklaşım filozofu hakikati kendi dini
ile sınırlandıran teologtan ayırt eden temel bir tavır olarak kendini gösterir. Bu bağlamda Kindî,
düşünsel gerilimin yüksek olduğu bir ortamda büyük bir cesaretle insanlığı bir bütün olarak göz
önünde bulundurduğunu ve hakikate ancak kültür,
zaman ve bölge farklılıklarını dikkate almaksızın
bütün insanların ortak çabasıyla vakıf olunabile-
I
1
Bkz. Peter Adamson, Al-Kindî (O ford UP, 2007), 25.
KİNDÎ’NİN TANRI TASAVVURU ÜZERİNE
ceğini belirtir, hatta bunun insanın varlık yapısından kaynaklanan nedenlerle bir zorunluluk olduğunu ifade eder. Çünkü tek başına bir insanın hayatı veya tek başına bir kültür dilimi hakikatin ortaya çıkmasını sağlayacak
zamansal ve zihinsel yeterliliğe sahip değildir. Bu yaklaşım içerisinde Kindî kendisini geçmişin doğal bir mirasçısı olarak görür ve medeniyetler arasındaki ilişkiyi de bu konsept içerisinde değerlendirir. Her bir medeniyet
bir önceki medeniyetin mirasçısıdır ve bayrağı onun bıraktığı yerden alarak daha ileriye, sonraki nesillere ulaştırmak durumundadır. Hakikatin açığa çıkması ancak böyle bir birikimsel ve paylaşımsal yapıyla mümkün olabilir. Bu düşünce doğrultusunda Kindî, Aristoteles’in görüşlerine katılarak,
geçmişe teşekkür borçlu olduğumuzu vurgulu bir biçimde ifade eder ki, bu,
örneğine bir mütekellimde asla rastlayamayacağımız bir bakışı yansıtır.
Kindî Yunan felsefesi geleneği üzerinden kendi düşüncesini temellendirmeye çalışan bir filozoftur. O sadece çalışmalarını bu geleneğin kavram
ve yöntemlerini kullanarak yapmakla kalmamış fakat aynı zamanda bu geleneğe mensup filozofların görüşlerini tanıtmak ve yeri geldiğinde savunmak için de gayret sarf etmiş, zahmet çekmiştir.2 Zira o, bu bağlamda şu iki
şeye kesin olarak inanıyordu: Kadim filozoflar, hakikate ulaştıran yolları
keşfetmişler ve tam olmasa bile, gerçeğe vakıf olmuşlardır. Onlardan bize
intikal eden gerçek felsefe ile sahih din arasında asla bir çatışma yoktur.3
Çünkü son tahlilde, peygamberlerin ulühiyyetin doğası, Tanrı’nın birliği ve
genel olarak ahlak alanında getirdiği bilgiler ve gerçekleştirmek istediği
şeyler, bir hakikat araştırması olan felsefenin kapsamına giren şeylerdir.
Yani bu konulara ilişkin meseleler esasen felsefede ele alınıp incelenir. Bu
bağlamda felsefe ile din arasında bir gaye birliğinin olduğu filozofumuz
tarafından belirtilmektedir.4 Sonuç itibariyle Yunanlıların felsefe olarak
isimlendirdikleri hakikat araştırması müslümanların da bigâne kalamaması
ve elde etmek için çaba harcaması gereken bir kazanım durumundadır.
Kindî’nin Yunan felsefesiyle tesis etmiş olduğu ilişki biçiminin, Fârâbî
ve İbn Sîna gibi sonraki asırların büyük filozoflarında karşımıza çıkmayan
birtakım hususi yönleri bulunmaktadır. Kindî bize, örneğini Aurelius Augustinus ve Thomas A uinas gibi Hıristiyan düşünürlerinde görebileceğimiz bir tarzda, dinin temel ilkelerince yönlendirilmiş bir filozofun bakışını
Bkz. Adamson, Al-Kindî, 22.
Kindî’nin akıl-din ilişkisine dair görüşü bir paragrafta şu şekilde verilir: “Hayatıma
yemin olsun ki, gerçekten sadık olan Muhammed’in Allah’ın rahmeti üzerine olsunşanı yüce Allah’tan getirdiklerinin hepsi, aklın verilerinde (el-mekayisü’l-akliyye)
mevcuttur. Öyle ki, bütün insanlar arasında bu gerçeği ancak akıldan yoksun olanlar
ve cehaletle yoğrulanlar inkâr edebilir”. “Göklerin Allah’a Secde ve İtaat Edişi Üzerine”, 346, Kindî Felsefi Risaleler, çev. Mahmut Kaya (İstanbul: Klasik Yayınları,
2015). Makale boyunca Kindî’nin eserlerine yapılan atıflarda bu yayın (...truncated)