Kur’an’da ve İslam Öncesi Arap Düşüncesinde “Dehr” Kavramı
KUR’AN’DA ve İSLAM ÖNCESİ ARAP
DÜŞÜNCESİNDE “DEHR” KAVRAMI
Dr. Mustafa ÖZTÜRK∗
ÖZET
Kur’an’da putperest Arapların şöyle dediği bildirilir: “Hayat ancak bu dünyada
yaşadığımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder…”
(Câsiye 54/24). Araplar bu sözleriyle muhtemelen şunu ifade etmek istemişlerdi: Kimi zaman bir insan ölür kimi zaman da yaşar; ölmek ve yaşamak sadece
“zaman”a bağlıdır. Burada sözü edilen zamandan maksat “dehr”dir. Araplar,
kozmolojik alanda, rızık, ecel, saadet ve şekavet gibi, insan hayatını ilgilendiren birçok hususun dehr veya eyyâm diye adlandırılan kaçınılmaz bir kuvvet
tarafından daha başlangıçta tayin edildiğine inanıyorlardı. Bu inanç sisteminde
dehr, kendisine ibadet edilecek bir mabud değil mutlaka hesaba katılması gereken kozmolojik bir kuvvet idi. Zamanın insan yaşamındaki olayları belirlediği düşüncesi, bu olayların önceden belirlendiği inancı ile bağlantılıdır. İnsanın
rızkının, ecelinin, bahtiyarlık ve bedbahtlığının önceden tespit ve tayin edilmiş
olduğu inancı İslam’da da mevcuttur. Ancak İslam inancında bütün bu olayları
takdir eden kudret dehr değil Allah’tır.
Anahtar Kelimeler: Dehr, eyyâm, rızık, ecel.
1. Dehr ve İlgili Kavramlar
Dehr (çoğulu: edhur ve duhûr) kelimesi klasik Arap dili sözlüklerinde
genellikle ‘uzun zaman’ (el-emedü’l-memdûd) şeklinde anlamlandırılmıştır.1
Âlemin varoluş ânından sonuna kadar geçen süreye dehr denildiğini belirten
Râgıb el-İsfahânî (ö. 502/1108), kelimenin ‘uzun zaman’ anlamında kullanılmasının sonraki devirlere ait olduğuna dikkat çekmiştir.2 Klasik Arapça’da, bir insanın hayat süresini ifade etmek (dehrü fülân) için de kullanılan
∗
1
2
Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı
İsmâil b. Hammâd el-Cevherî, es-Sıhâh, nşr. A. Abdülgafûr Attâr, Beyrut 1979,
II, 661; Cemâlüddîn Muhammed b. Mükerrem İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Kahire trz., II, 1439.
Ebü’l-Kâsım el-Hüseyin b. Muhammed Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî
Garîbi’l-Kur’ân, İstanbul 1986, s. 249.
252 / Dr. Mustafa ÖZTÜRK
dehr, mecaz ve istiare gibi söz sanatlarına da konu olmuştur. Bu bağlamda
Araplar, yaşlı insanı mecâzî olarak racülün duhriyyün şeklinde nitelemişlerdir. Ayrıca, bütün bir hayat boyunca devam eden adet ve huylar, istiare yoluyla dehr kelimesiyle ifade edilmiştir.3
Dehr ve zaman kavramlarının eşanlamlı olup olmadığı hususunda farklı
görüşler ileri sürülmüştür. Bazı dilcilere göre bu iki kavramın anlam içerikleri aynıdır. Ancak bu görüş pek kabul görmemiştir. Konuyla ilgilenen dilcilerin çoğunluğu, dehr ile zaman arasında birtakım anlam farklılıklarından söz
etmişlerdir. Mesela, Hâlid b. Yezîd’e göre zaman, belli bir sezonu, dehr ise
bölünemeyen bir zaman sürecini ifade eder.4 Buna göre denebilir ki, ‘zaman’
uzunluk ve kısalık gibi yönlerden bölünebilir bir özellik taşır. Buna karşın
‘dehr’ bu tür bölümlemelere konu olmayan tümel (küllî) bir mahiyet arzeder.
Bazı kaynaklarda dehr ile müddet arasında da anlam farkından söz
edilmiştir. Ebû Hilâl el-Askerî (ö. 400/1009’dan sonra) sinonim kelimeler
arasındaki nüansları incelediği el-Furûk fi’l-Luğa adlı eserinde bu farkı şöyle
izah etmiştir: “Dehr, birbirinden farklı olsun ya da olmasın, kesintisiz bir
şekilde süregelen zaman dilimlerinin (evkât-ı mütevâliye) bütününü ifade
eder. Bu yüzden, kış mevsimi için dehr değil müddet kelimesi kullanılır.
Çünkü kış, gerek havanın soğuk oluşu gerekse diğer vasıfları itibariyle birbirine benzer zamanlardan müteşekkildir. Seneler için ise dehr kelimesi kullanılır. Çünkü seneler sıcaklık, soğukluk ve sair nitelikler yönünden farklılık
arzeden zaman dilimlerini ihtiva eder.”5
Dehr, zaman ve sermed kavramlarındaki anlam farklılıkları felsefî açıdan da incelenmiştir. Fahreddîn er-Râzî’nin (ö. 606/1210), İslam Meşşâî
okulunun en büyük sistemcisi İbn Sinâ’nın (ö. 428/1037) mantık, tabîiyyât
ve metafizikle ilgili üç bölümden oluşan Uyûnu’l-Hikme adlı eserine şerh
olarak yazdığı el-Metâlibü’l-Âliye’sinde dehr, zaman ve sermed kavramları
şöyle tanımlanmıştır: “Zaman, değişim ve değişkenlerin durumlarındaki
3
4
5
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 249; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, II, 14391440.
İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, II, 1439; III, 1867.
Ebû Hilâl el-Hasen b. Abdillah el-Askerî, el-Furûk fi’l-Luğa, Beyrut 1980, s.
263. Ebû Hilâl el-Askerî zaman, müddet ve vakit arasındaki farklara da işaret etmiştir. Ona göre, zaman ve müddet her türlü süre için kullanılabilir. Bununla birlikte, en kısa müddet en kısa zamandan daha uzundur (...) Zaman ile vakit arasındaki fark da şudur: Zaman, birbirinden farklı olsun olmasın, birbiri ardınca gelen
bütün süreleri kapsarken vakit bir tek süreyi ifade eder. Dahası, vaktin ölçüsü, feleğin bir tek hareketidir. Onun genel zaman mefhumu içerisinde işgal ettiği yer,
herhangi bir cismin parçası mesabesindedir. Bunun delili ise dilde ‘uzun veya kısa zaman’ şeklinde bir kullanım olmasına rağmen ‘kısa vakit’ şeklinde bir nitelemenin bulunmamasıdır. Ebû Hilâl el-Askerî, el-Furûk, s. 263-264.
Kur’an’da ve İslam Öncesi Arap Düşüncesinde “Dehr” Kavramı / 253
izafîlik (görelilik); dehr, sabit ve değişken eşyanın müşterek durumlarındaki
görelilik (i‘tibâru ahvâli’l-eşyâ mea’l-eşyâi’l-müteğayyire); sermed ise, sabit
eşyanın durumlarında söz konusu olan göreliliktir. Râzî, “Dehr kendi zâtında
sermeddir; zamana kıyaslandığında ise dehrdir” sözünü de şöyle açıklamıştır: “Dehr, zâtında sabit bir şey olup değişmez. Ancak, özünde değişken bir
varlık (mevcut) olan zamana nisbet edildiğinde dehr adını alır.”6
Dehr lafzı, der Câbirî, her ne kadar zihinde ‘uzun zaman’ ve ‘tüm dünya hayatı’ anlamını çağrıştırsa da bu anlamın daha vurgulu ve sanatsal bir
şekilde dile getirildiği kelime sermeddir.7 Ancak gerek dehr, gerekse sermed
kelimesi Arap dilinde kesinlikle ‘sonsuz zaman’ anlamına gelmez. Zira ‘sonsuzluk’, insan varlığının ölümle son bulduğunu düşünen İslam öncesi Arap
toplumunun zihin dünyasında yeri olmayan bir mefhumdur. Nitekim klasik
Arapça’da genellikle “bir gün bir gece boyunca devam eden zaman” şeklinde anlamlandırılan sermed kelimesi,8 Kasas 28/72. ayette de, kıyametin kopuş vaktine kadar sürecek olan mukayyet bir zaman dilimi anlamında kullanılmıştır.
Bütün bu semantik tahlillerin ışığında denebilir ki, geleneksel olarak
sonsuzluğu ifade ettiği düşünülen ebed, ebedü’l-ebed, ebedü’l-âbâd,
ebedü’l-âbidîn, ebedü’l-ebîd ve hulûd gibi kelime ve terkipler de dahil olmak üzere arkaik Arapça’da, dolayısıyla İslam öncesi Arap muhayyilesinde
başlangıcı ve sonu olmayan zaman mefhumuna delalet eden hiçbir kelime
yoktur. Kaldı ki, ebed kelimesi, azami ölçekte dünyanın, asgari ölçekte ise
insanın hayat süresini kapsayan bir zaman dilimini ifade eden dehr kelimesiyle eşanlamlıdır.9 Nitekim, ebed lafzı, Sürâka b. Mâlik’in haccla ilgili bir
hadisinde de ‘dehrin (dünyanın) sonuna kadar’ anlamında kullanılmış;10
hulûd ise Zemâhşerî’nin (ö. 538/1144) Esâsü’l-Belâğa’sında ‘bir yerde uzun
zaman kalmak’ şeklinde karşılanmıştır.11
6
Ebû Abdillâh Muhammed b. Ömer Fahreddîn er-Râzî, el-Metâlibü’l-Âliye mi (...truncated)