Ahmad S. Dallal, Islam Without Europa Traditions of Reform in Eighteenth-Century Islamic Thought
Islam Without Europa Traditions of Reform in
Eighteenth-Century Islamic Thought
Arş. Gör. Yusuf ÖTENKAYA
Islam Without Europa Traditions of Reform in Eighteenth-Century Islamic Thought
Ahmad S. Dallal
New York: The University of North Carolina Press, 2018, s.440
ISBN:9781469641409
§§§
Georgetown Üniversitesi öğretim üyelerinden olan Ahmad Dallal’ın çalışmaları, erken
modern ve modern dönem İslâm düşüncesi ve hareketleri üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bunun
yanında bilim tarihi, İslâmî diriliş düşüncesi ve İslâm hukukuyla da ilgilenmektedir. Müellif, The
Islam Without Europa isimli çalışmasının giriş bölümünde pek çok problemli gelişmelere rağmen
18.yy düşünürlerinin geleceğe umutla baktıklarını belirtmiştir. Onlar öncekilere nispetle sonraki
Müslümanların, yani kendilerinin üstünlüğünü açıkça iddia ediyorlardı. Onlar her şeyden evvel
fıkıh ekollerini aşan, mezhepçiliği yok eden ve İslâm'ın nasıl tanımlanacağı noktasında birbirleriyle
fikir alışverişinde bulunan, müşterek açıklamalar yapmaya çalışan kimseler olduklarını
söylüyorlardı (s.11).Daha sonrasında oryantal anlatımın Doğulu toplumlarda adeta algı haline
gelip içselleştirilen; duraklama, gerileme, yıkılış gibi kavramları müellif hiç zikretmemektedir.
Bunun yerine entelektüel gelişmeler başta olmak üzere toplumsal ve siyasal bahislere yer
vermektedir. Bu nedenle eseri okurken bir geleneğin nasıl devam ettirilmeye çalışıldığını
müşahede edersiniz.
Müellif merkezî devletlerin hızla çözülmeye başlamasını, 18.yüzyılın alamet-i farikası
olarak görmektedir. Nitekim 1718 yılında Osmanlılar, Balkanların bir bölümünü teslim etmeye
zorlayan bir anlaşma imzalamıştır. Avrupa'ya nispetle bu askeri gücün zayıflamasıyla Osmanlı
devleti, Avrupalı rakiplerinin uygulamalarından bazılarını edinerek bürokrasi ve askerî alanda
reformlar yapmışlardır. Hemen hemen aynı dönemlerde, 1739'da İran'ın yeni hükümdarı Nadir
Şah, Delhi'yi yağmaladı ve hemen ardından iyice zayıflayan Moğollara son verdi. Dallal’a göre bu
merkezileşmiş ve merkezileşmekte olan devletlerin zayıflaması, Müslüman dünyayı geri
döndürülemez bir duraklamaya sokmamıştı. Söz gelimi Osmanlı devleti’nde canlı ve diri
ekonomileriyle otonom yerel güçler; Lübnan dağları, Suriye, Irak, Filistin ve Mısır gibi yerlerde
temayüz etmişlerdi. Bu nedenle hâlâ 18.yy kültürü konusunda nasıl bir vaziyet olduğu
noktasındaki bilgilerimiz sınırlı ya da hakikâtten oldukça uzaktır. İşte bu kitap, 18.yüzyılın sıradışı
kültürel başarılarına odaklanmaktadır. Bunu yaparken Avrupa etkisinden bağımsız olarak
geliştirilen İslâmî kültürel üretimin eğilimlerine odaklanılacaktır. Bu doğrultuda Batı Afrika'da
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, Tarih Bölümü,
e-posta: , ORCID: 0000-0001-6721-4888
Islam Without Europa Traditions of Reform in Eighteenth-Century Islamic Thought - Ahmad S. Dallal |
1239
Osman ibn Fûdî, Kuzey ve Sahra Afrika'sında Muhammed b. Senûsi’nin yaptıkları hareketlerin
sosyal önemlerine ve reformlarının entelektüel değerlerine dikkatle bakılmıştır (s.13).
Geçmişi hatırlamak hiç de masumane ve objektif bir amaç/hedef değildir. Modernler de
sıklıkla geçmiş kültürlerin enkazını, kalıntılarını topluyorlar ve günümüzde sosyal gerçekliklere,
karanlıkta olan ya da tam olarak idrak edilemeyen şeyleri naklediyorlar. Bu anlayış, bu kitabın
amacı değildir. Bu kitabın amacı, Müslüman dünyadaki modern öncesi bir dönemin entelektüel
başarılarının kültürel ve sosyal anlamda ne denli etkili olduğunun vuzûha kavuşturulmasıdır. Bu
kitabın hipotezi, 18.yy’ın bir çürüme ya da bozulmadan ziyade entelektüel canlılığın evresi
olduğunu kanıtlayabilmektir. Bu nedenle bu çalışma büyük bir yanılgıyı telafi etmek için telif
edilmiştir. Bu iddiaları ortaya koyabilmek için Müslüman ülkelerde yetişen âlimlerin eserlerine
odaklanılmıştır. Bu âlimlerin ortak özelliği, çağlarının son derece ilerisinde olmaları, eserlerinin
geniş çaplı olarak tüm dünyada otorite kabul edilmesi ve de kendi ülkelerinin çok çok ilerisinde
olmalarıdır.
18.yy genel anlamda algılarla şekillendiği için "çürüme devri" olarak telakki edilmektedir.
Bu düşünceye göre “Avrupa meydan okuması ve Avrupa'ya cevap verebilmek için İslâm dünyası
bir dizi reform hareketlerine girdi” şeklinde bir değerlendirme hiç de sağlıklı değildir. Böyle bir
kanı/algı hiç şüphesiz Mısır'ın Fransa tarafından işgal edilmesi neticesinde yorumlarda bulunan
Abdurrahman el-Cebertî (1756-1825), Rifâa el-Tahtâvî (1801-1873) gibi isimlere büyük
saygısızlık olur. Bu isimler, olayı şöyle yorumladılar: “Mısır ulusu için İslâmî rasyonaliteye geri
dönmek…” Yani bu cümleden hareketle, mezkûr isimler kendi sahip oldukları miraslarında nelerin
olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Yani 19.yüzyılın sonlarında ve 20.yüzyılda Osmanlı coğrafyasında
sıklıkla vurgulandığı gibi "İslâm terakkiye mânidir" şeklinde bir anlayışları bulunmuyordu. Ya da
körü körüne “İslâm geri olduğu için Avrupa'ya dönülmesi ve onun taklit edilmesi gerekir” gibi bir
anlayışları da yoktu. Bazı açıklarının farkındaydılar ve bu açıkların tedavisini de İslâm'da
görüyorlardı (s.14). Ancak hemen belirtelim ki, çalışmada 18.yy dâhilinde herhangi bir coğrafyaya
ya da spesifik bir bölge/ülkeye odaklanılmadığı için okuyucu genel bir çıkarım yapmak durumunda
kalmaktadır.
18.yy üzerinde çalışan tarihçilerin büyük bir bölümü, özellikle de oryantal zihniyetin ürettiği
paradigmanın etkisinde kalan araştırmacılar, ne yazık ki bu dönemdeki durağanlığa dikkat
çekmek için Vehhâbî hareketine odaklanmaktadırlar. Ancak hemen belirtelim ki bu dönemde
ortaya çıkan Vehhâbîlik’in politik ve entelektüel faaliyetlerle bir ilgisi olmayıp, daha ziyade
mezhepsel anlamda çatışmalar içerisine girdikleri tespit edilmiştir. Ancak bu araştırmacılar
bununla da kalmayıp 11 Eylül 2001 saldırılarına dikkat çekip, bu radikal hareketlerin arkasında
18.yy’da ortaya çıkan Vehhâbîlik’inolduğunu belirtmişlerdir. Kaldı ki bu dönemde ortaya çıkarılan
Vehhâbîlik, doğrudan petrol ile ilişkili olup İngiliz tesiri altında kurulmuştur. İngilizlerin yoğun
desteği altında, bölgesel boşluklardan da istifade edip hâkimiyet alanlarını genişletmeyi
başarmışlardır. Gerçekten de Avrupa etkisi nedeniyle Vehhâbîlik bir taraftan hızla yükselirken,
öte yandan da koskoca bir 18.yüzyıl, oldukça zengin olmasına rağmen kötü bir nam salmış, tabir
caizse çöküş devri olarak anılmıştır. Dolayısıyla ne Vehhâbîlik’in ne de çöküş kavramının
18.yy'daki Müslüman entelektüel hayatıyla bir ilgisi vardır (s. 15).
18.yy'ın revizyonist anlatımları ise Vehhâbîlik yerine, gerilemenin ya da çökmenin alâmeti
olarak Sufizm, aşırı ruhaniyetçilik, ya da sosyo-ahlâki açıdan ideal insan tipi yetiştirmek üzere
kurulu hadis külliyatlarının üzerinde durmuşlardır. Bu anlatım da tıpkı Vehhâbîlik de olduğu gibi
konuyu entelektüel zeminden Sufizm ya da hadis üzerindeki yazılara çevirmiştir. Müellife göre bu
ve benzeri düşünceler derhal terk edilmelidir. Kültür tarihi ile entelektüel tarih aynı kategoride
değerlendirilmemelidir. Yine hakeza politik ekonomi tarihi de entelektüel tarihle aynı kategoriye
koyulma (...truncated)