Ateistler İçin Din: Bir İnanmayanın Din Kullanma Kılavuzu (Alain de Botton)
KİTAP TANITIMI
Yrd. Doç. Dr. Tamer YILDIRIM
Ateistler İçin Din: Bir İnanmayanın Din Kullanma Kılavuzu
(Religion for Atheists A Non-Believer’s Guide to The Uses of Religion)
Alain de Botton
çev. Ayşe Ece, İstanbul: Sel Yayıncılık, 2011, 302 s.
§§§
Yazar Alain de Botton, İsviçre doğumlu, Yahudi asıllı, Londra’da yaşayan, TV
program yapımcılığı yapan fakat eserlerini felsefe ile harmanlayan ve Türkiye’de felsefe
okurlarının onu diğerlerinin yanında en fazla “Felsefenin Tesellisi” isimli kitabıyla tanıdıkları
ve kısa sürede çokça eser yazan ve eserlerinin neredeyse tamamı Türkçeye çevrilen
yazarlardan biridir.
Burada ele aldığımız ve topluluk, kibarlık, eğitim, şefkat, kötümserlik, bakış açısı,
sanat, mimari, kurumlar gibi dokuz bölümden oluşan kitabı yazar, mucize veya gizemli
olaylara ilgi duymayanlar için yazdığını belirtmekte ve kitabının temel savının tam bir ateist
olarak yaşarken dinlerin zaman zaman yararlı, ilginç ve avutucu olabildiğini görmenin,
dinlerin kimi düşüncelerini ve uygulamalarını seküler dünyaya aktarma olasılıklarının
mümkün olması gerektiği şeklinde belirtmektedir. Kitapta incelenen kavramlar yazara göre
birkaç yüzyıl önce aceleyle Mantık Sunağına kurban edilmiş ve dini öğretilerden uzak
duran seküler zihinler tarafından hak etmedikleri bir kesinlikle unutulmuş ve çağımızda
Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Felsefesi Anabilim Dalı, e-posta:
Yrd. Doç. Dr. Tamer YILDIRIM
uygulanamaz düşüncelerden kurtulmaya çalışılırken inanç sistemlerinin en yararlı ve çekici
parçalarının bazılarından gerekli olmadığı halde vazgeçilmiş, bu da kötü bir seküler düzenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur (s. 15-17). Buradan hareketle kitabın çıkış noktası
dinlerden öğrenilebilecek kimi dersleri saptama çabası olarak görülmektedir (s. 301). Kendisinin bir ateist olduğunu belirten yazara göre hiçbir din olası hiçbir anlamda doğru değildir ve seküler toplumun karşılamayı beceremediği iki sebepten dolayı dinleri yaratılmıştır:
1. Topluluklar halinde uyum içinde yaşam gereksinimi. 2. Acıyla baş etme gereksinimi (s.
11-12). Yazar, dini eğer yapışmadan ve kötülemeden ele alabilirsek o zaman dinlerde
seküler hayatın en inatçı ve ihmal edilmiş hastalıklarını dindirmek için yararlanabileceğimiz
çok sayıda yetenekli kavramlarla dolu bir deponun bulunduğunu keşfedebileceğimizi (s.
13) belirtmiştir.
Kitabın ilk bölümü olan “topluluk” kısmında yazar, değişen ya da daha doğru ifadesiyle ortadan kalkan komşuluk konusuna ve yalnızlaşan ve kendilerine yabancılaşan
insanlara değiniyor. Çözüm olarak kilisede nasıl birbirini tanımayan insanlar yan yana
oturup konuşabiliyorsa aynı işlevi görecek türde farklı alanlardaki insanların oturup yemek
yiyeceği konuşabileceği mekânların (yazarın nitelemesiyle Agape Restoranlarının) oluşturulmasını tavsiye etmektedir.
Yazar modern ahlak düşüncesi inançlarda yaşanan çöküşün kendimiz için sağlam bir etik çerçeve çizme gücümüze bir daha düzeltilemeyecek bir zarar verdiği görüşünü
genel olarak kabul eder. Zira hangi davranışın iyi hangisinin kötü olduğunu bilen Tanrı
öldüğünden bunu bilme şansımız yoktur. Fakat Tanrıyı insan düşüncesinin yarattığını
belirttiğimizde dini ahlakın pragmatik bazı hedefleri gerçekleştirmek için ortaya çıktığının
söylenebileceğini (s. 77-78) belirten yazar, fazla sorun yaşanmayan seküler bir toplum
olunsa da rol modellere ve bunların pop şarkıcısı, film artisti değil de koruyucu azizlerin
olmasının daha iyi olacağını belirtir (s. 94).
Yazarın haklı olarak değindiği gibi seküler toplumların en fazla inandıkları şey
eğitimdir. Aydınlanma döneminden beri toplumun en ciddi hastalıklarını iyileştirmek için en
etkili ilacın eğitim olduğu düşünülmüştür. Günümüzde üniversitelerin genelde uygulamaya
dayanan beceriler kazandırmayı amaçladığı görülür. J. Stuart Mill “Üniversitelerin amacı
322
Kitap Tanıtımı - Ateistler İçin Din: Bir İnanmayanın Din Kullanma Kılavuzu
başarılı avukatlar, doktorlar ya da mühendisler yetiştirmek değildir. Asıl amaçları yetenekli
ve kültürlü insanlara yetiştirmektir.” Yani düzgün bir kültürel eğitimin bizde komşumuzu
sevme, insanların zihinlerindeki karmaşıklıkları ve kalplerindeki acılarını giderme arzusu
yaratması gerekir (s. 99–100). Yani modern dünyada kültürün yayılması ve korunması
görevini üstlenen kurum üniversite olmuştur/olmalıdır (s. 107). Yazar ayrıca seküler dünyadaki kültür kurumlarının gerçek sorumluluklarının farkında olan üniversitelerin bünyelerinde “İlişkiler Bölümü, Ölüm Enstitüsü ve Kendini Tanıma Merkezi” gibi birimlere yer vereceğini belirtmektedir (s. 119–120). Fakat yazar şu soruna hiç değinmemektedir; Batı için
İncil’i, Kilise düşüncesini, Augustinus’u bilmeden bir kişi aydın olabilir mi? Dini ne kadar
dışlarsanız dışlayın söyleminiz de bir temelinizin olması gerekir bu da bizatihi -ister istemez- kaçınılmaya çalışılan dinin tarihinden geçer.
Yazara göre günümüzde insanlar okuma kültürünü olması gerektiği gibi kullanmıyorlar oysa aslolan insanların Kutsal Kitapları okuduğu gibi insanlık tarihinin süzgecinden
geçip bugüne kadar gelen önemli eserleri ara ara okumamız gerektiğidir. Modern hayatta
haberler denen şey dini alanda duanın yerini almıştır. Sabah duası yerine sabah haberleri,
akşam duası yerine akşam haberleri gibi. Haberlerin böyle prestijli şeyler olmasının kökeninde hayatlarımızın modern tarihin iki itici gücü olan siyaset ve teknolojinin çevresinde
şekillenmesi yatmaktadır ve her gün bu bilgiler değişmektedir. Bu da bizim anımızı saçma
bir uğraşa sokmaktadır (s. 134–5). Yazara göre çağımız bir kitap bataklığına döndüğünden
zekâmızı ve duyarlılığımızı geliştirmenin en iyi yolunun daha fazla kitap okumaktan değil
birkaç kitabı sürekli yeniden okuyarak onlardan anladığımızı derinleştirip tazelemekten
geçtiğini hissetmelidir. Çünkü fazla kitap okumakla sorun çözülmüyor (örneğin Agustine
veya Dante’den daha fazla kitap okumuşuzdur), sorun tüketim miktarında değil tükettiklerimizi hazmetme yönteminde olduğunu fark etmemiz gerekmektedir (s. 136).
Mutsuzluğumuzun bozuk ruh halimizden kaynaklandığı ortadayken modern boş
zaman değerlendirme endüstrisinin yalnızca bedenimizin rahatına odaklanmayı yeğlemesi
ne kadar saçma görünüyor diyen yazara göre bir dizi seküler ruhsal egzersizle hem bedenimizi hem de ruhumuzu eğitecek yeni inziva yerlerine ihtiyacımız vardır (s. 154). Yazar,
Meryem Ana imgesinin gücünden bahsettikten sonra şöyle der: “Seküler ressamlarımız
323
Yrd. Doç. Dr. Tamer YILDIRIM
ana teması anne baba olan sevgi tabloları yapsa ve bunlar ileri de inşa edilebileceğini
düşünebileceğimiz Şefkat Tapınakları’nda tasarlanan alanlarda sergilense ve biz de loş bir
ortamda bu tabloları seyre dalsak” (s. 170) diyerek adeta kiliseyi terk edip Şefkat Tapınağı’na girilmesini tavsiye etmektedir. Fakat bu, kral öldü yaşasın yeni kral demek gibi bir
durumdur. Yani yapılan eylemin mekânı değişmekte fakat özü veya işlevi aynı kalmaktadır.
Yazarın bu noktada olayın mahiyetini değiştiren hususunun ne olduğuna dair bir açıklaması yoktur.
“Kötümserlik” bölümünde yaz (...truncated)