İrfan Ahmad, Hindistan’da İslamcılık ve Demokrasi: Cemaat-İ İslami’nin Dönüşümü
KİTAP DEĞERLENDİRME
İrfan Ahmad, Hindistan’da İslamcılık ve Demokrasi: Cemaat-İ İslami’nin Dönüşümü, çev. Uğur Sezen, (İstanbul, Açılım Kitap Yayınları, 2015), 423 s.
Osman Demirci*
Hindistan’da Mevdûdî’nin (ö. 1903-1979) kurduğu Cemaat-i İslâmî
çerçevesinde İslâm ve demokrasi ilişkisini ele almakta olan kitap, İslâm
ve demokrasi arasında esaslı bir gerginliğin olamayacağını antropolojik
olarak ispatlayan ilk monografi olma iddiasını taşımaktadır. Yazar “İslâm’ın tabiatı gereği demokrasiyle uzlaşamayacağı” tezinin aksine batılı
devletlerin doğrudan veya dolaylı olarak Orta Doğulu diktatörlere destek vererek Orta Doğu’yu demokrasiden mahrum bırakmış olduklarını
savunarak Orta Doğu’da demokrasi eksikliğini İslâma mal edilmemesine
dikkat çekmektedir. Yazar tezini desteklemek amacıyla Arap baharında
insanların demokrasi çağrısı yapmak için hayatlarını tehlikeye atmasını
örnek verir ki, ona göre batılı aydınlar bunu bile çarpıtarak sunacaklardır (s. 9-11). Üzerinde çokça tartışmaların yapıldığı bu önemli çalışmanın
temel tezi; Batılıların iddia ettiği gibi İslam'ın demokrasiyle çelişmediği,
bilakis bizzat batılıların İslâm ülkelerini kasıtlı bir şekilde demokrasiden
mahrum bırakılmaya çalıştığıdır.
Kitap, Cemaat-i İslâmî’nin, kurulduğu yıl olan 1941’den günümüze
değin geçirdiği ideolojik dönüşümün ya da ılımlaşmanın tarihsel etnografyasını sunar. Sekülarizm ve demokrasinin “haram” olduğunu savunan
Cemaat’in süreç içerisinde bu kavramları nasıl kucakladığının izlerini
sürer. Hindistan’da İslamcılığın dönüşümünün tarihini, Cemaat’in dinî ve
seküler hareketlerle ilişkileri ve mücadeleleri üzerinden ele alır. Bu bağlamda Cemaat’in yasal öğrenci kolu olan Hindistan İslâmî öğrenci örgütünün SIO (Student Islamic Organization of India) ılımlaşması ile süreç
içerisinde Cemaat’ten kopan Hindistan İslâmî Öğrenci Hareketi’nin (SIMI:
*
Yrd. Doç. Dr., Karadeniz Teknik Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Kelam Bilim Dalı,
Osman Demirci
Student Islamic Movement of India) radikalleşme süreçlerini ele alır (s.
12-19).
İrfan Ahmed “İslamcılığın sürekliliği” tezinin doğruluğunu sorgulamakta ve İslamcılığın süreç içerisinde dönüşümünün taktiksel olmayıp
derinlemesine ideolojik olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır. Bu dönüşüm Allah’ın krallığını tesis etmekten seküler demokrasiyi müdafa etmeye evrilecektir. Bu dönüşümün temel saikleri olarak da Hint siyasetinin
seküler demokratik yapısı ve Müslüman halkın Cemaat’in ideolojisini
reddetmesini görecektir. Kuruluş aşamasında Cemaat’in tüzüğünde İslâm
devletinin oluşturulması hedeflenmiş, İngiliz Hindistan’ı dâru’l-küfr sayılmış, Müslümanların Hindistan’ı dâru’l–İslâm’a dönüştürmeye çalışmadan nefes almaları bile caiz görülmemiştir. (s. 20- 35).
Yazar, İslamcılık, ılımlılık ve radikalleşme kavramlarını kendi bakış
açısı ile yeniden tanımlamıştır. Buna göre ılımlılık, onun tarafından İslamcılığın sınırlarının bulanıklaşması ve İslâm devleti hedefini gündemden
kaldırması olarak tarif edilir. Radikalleşme ise İslâm ve öteki arasındaki
sınırı keskinleştirmektedir. Yazar bu bağlamda kuruluş aşamasında Cemaat’i İslâm ve Cahiliyye arasındaki sınırı oldukça keskin vurgulamasından hareketle radikal bulur. Başlangıçta seküler demokrasiyi haram gören
Cemaaat, ileri süreçlerde bu ilkeleri teminat altına almak için “mezbaha”
olarak gördüğü batı tipi okulların da azınlık statüsü almaları için çaba
sarf edecektir. Aynı şekilde önceden diğer Müslüman gruplarla işbirliği
yapmayı reddeden Cemaat, sonraki zamanlarda sekülerlerle, ateistlerle,
Hindu rahipleriyle ittifaklar kurmuş ve İslâm devleti kurmak düşüncesi
cemaatin gündeminden çıkarmıştır. Yazara göre Cemaat’in ılımlılaşması
yalnızlığa terkedilmesinin zorunlu bir sonucuydu. Ulema dâhil Müslüman
çoğunluk seküler demokrasiyi İslâma aykırı görmediğinden Cemaat halkı
ikna edememiştir. Süreç içerisinde Cemaat’in iç idaresi de demokratikleşmeye başlamış, kararlar şura ile alınır olmuştur (s. 42).
İrfan Ahmed'in dikkat çektiği bir diğer nokta da oldukça önemlidir:
Seküler demokrasinin kabulü Hint Müslümanları açısından bazı avantajlar içermektedir, dolayısıyla bu benimseme durumu bağlamsal olarak anlaşılmalıdır. Zira Müslümanların azınlık durumunda olduğu Hindistan’da
din-devlet ayrımı Müslümanların haklarının korunması anlamına gelmektedir. Ayrıca Hindistan Sekülarizmi Fransız laikliğinden farklı olarak
başörtüsünü Sekülarizmin ihlali olarak görmediği gibi, Hindistan anaya-
)
214
Kitap Değerlendirme / İrfan Ahmad
sası da Müslümanlara kendi hukuk-i şahsiyelerini sürdürme hakkını vermekteydi (s. 57).
Yazar, bir kısım batılı yazarların “İslâm dininin genel karakterinden
kaynaklanan ayrımcı tavrı, Müslümanların demokratik bir siyaset içerisinde yaşamalarını önündeki en büyük engel” olarak görmelerini sorgulamaktadır. Söz konusu yazarların “hâkimiyet ve şiddete dayanan bir din”
olarak tanımladığı İslâm anlayışı da yazar tarafından eleştirilmektedir.
Burada şunu vurgulamalıyız ki; müellif zaman zaman savunma refleksi
içerisindeki soğukkanlı olma ve kesin kanıtlara dayanma yerine zayıf kanıtlar üzerinden hareket etmekte ve eleştirdiği batılı tezlerin kanıtlarına
yer vermemeyi tercih etmektedir. Örneğin onun devletin İslâm’ın merkezinde yer alması, köktencilik ve cihat düşüncesi gibi hususları İslâmın
kutsal metinlerinin değil, siyasetin dinamiklerinin bir sonucu olarak görmesi (s. 67) böylesi bir savunma refleksinin bir ürünüdür ve dolayısıyla
öne sürdüğü deliller açısından kitabın en zayıf noktasını oluşturmaktadır.
Kitabın ikinci bölümü Mevdûdî’nin hayatını ele almakta onun zihin dünyasının nasıl şekillenmekte olduğunun izlerini sürmekte, seküler milliyetçilikten komünizme oradan da İslamcılığa geçerek Cemaat’ini
kurmasının hikayesini anlatmaktadır. Yazarın resmettiği Mevdûdî, yarım
eğitimli olmasına karşın büyük tezlerin sahibidir. Geleneksel bir medrese
eğitimi görmemesine rağmen “saflığı” geri kazanmak adına asırların olgunlaştırdığı geleneklere karşı saldırır. Bu anlamda Mevdûdî’nin ideolojisi modernliğe karşı olmakla beraber modernliğin izlerini taşır. Onun tarih
anlayışı İslâm ve “öteki” dediği cahiliyye arasındaki diyalektik bir süreçtir.
Cemaat’ini kurduktan sonra kendi geçmişini de “cahiliyye” olarak niteleyen Mevdûdî, kendi partisi dışındaki Müslüman oluşumları İslâm’a aykırı saydığı için taraftarlarının onlarla işbirliği içerisine girmelerini yasaklar. Mevdûdî’nin “İslâm devleti” kurma idealinin arkasında “batılı “ bir
anlam arayan yazar, onun ideolojisinin temelinde Alman idealizminin ve
Marksizmin olduğunu iddia eder (s. 120). Dinde tanrının sahip olduğu
konuma denk bir konum elde etmeye çalışan modern devlet anlayışı karşısında Mevdûdî, kendisini âlim kabul etmeyen geleneksel ulemaya karşı
meşrûiyet zeminini Kur’an’a başvurmakla arayacaktır. Yazara göre Tefhimu’l-Kur’an ve Kur’an’ın Dört Temel Terimi işte bu amaçla kaleme alınır.
Mevdûdî ideal zamanları geri getirmek amacıyla geleneği yeniden îcad
ederken asırların irfanını kusurlu ve eksik bularak reddedecektir. Gerçeği anlamaya en yakın bulduğu (...truncated)